Okuma ve Metin Arasında Eleştirinin Varlığı
Eleştiri, metodoloji ve kuram, kültür tarihi boyunca belirli biçimlerde iş birliği içine girmiştir; metnin eleştirisinin nasıl yapılacağı, metodoloji ve kuram temelinde anlaşılmıştır. Bu üç kavram arasında hiyerarşik bir düzen kurmak, eleştirinin soykütüğünü araştırırken, eleştirinin kültürel ve sanatsal köklerini ararken gerekli hâle gelmektedir. Kural olarak, kuramı, belirli bir anlaşılma düzeneği sunan perspektif olarak belirlediğimizde, metodolojiyi de bu kuramın uygulanış biçimleri olarak anlamak zorunda kalırız. Son olarak, anlaşılma düzeneğiyle ve anlaşılma düzeneğinin hangi biçimlerde uygulanabileceğiyle birlikte, eleştiri ortaya çıkar. Dolayısıyla eleştiri, kendisinden kavramsal, kültürel ve sanatsal olarak yüksek seviyede olan kuram ve metodolojinin omuzlarında yükselir; ve önemi inkâr edilemeyecek bir pozisyona yerleşir. Görüleceğini gibi edebiyat ve edebiyat kuramları tarihini anlamak, bu hiyerarşik düzenin nasıl ters düz edildiğini anlamakla başlar. Kuram ve metodoloji, eleştirinin üstünde yer almasına rağmen, eleştiri edimine geçildiği an, bu iki kavram eleştirinin hizmetkârına dönüşür.
Kuram, metodoloji ve eleştirinin bu her an tersine dönen ilişkileri, bir nesneye ihtiyaç duyulduğunda daha fazla keskinleşir. Bir eleştiri nesnesi, metnin kendisi. Işık kaynağının, sadece kendisini aydınlatması gibi, metin de sadece kendi varlığını içerir. Işık, sadece ışığın kaynağını fark edebileceğimiz kadarsa, metin de ancak orada bir metin, bir eleştiri nesnesi olduğunu bileceğimiz kadar kendini açığa çıkarır. Açıkça müphem olan metin, kendini eleştiri süreciyle değil, eleştiri dolayımıyla belirli derecede kendini açmaya çalışır. Dolayısıyla, eleştirinin yegâne nesnesi olan metin, kendini açmaya hazır değildir; ancak eleştirinin kendisi de onu açmaz; eleştiri, sadece metnin gidebileceği milyonlarca yoldan birkaçını saptar ve oraya yönelir. Bu milyonlarca yoldan sadece birine gitmek anlamına gelen eleştiri, nesnesini, yani metni her zaman müphem, açılmayan, kapalı olmakta direten bir şey olarak görmelidir. Dolayısıyla eleştirinin ve metnin kökenine inmeye çalışmak, bizi zorunlu olarak anlaşılmanın ve anlamanın örtüklüğüne; epistemolojik bir kökene götürür. Bu anlamda, metin ne kadar kapalıysa ve aynı ölçüde birçok yere gidebiliyorsa, eleştiri de o kadar örtük ve sınırlayıcıdır. Eleştiri ve metin örtük olmakta anlaşırlar; ancak “hangi anlamlara gelebileceğiz?” sorusunu sordukları an bir savaş meydanında boy gösterirler. Metin doğası gereği her yere gitmek, uçsuz bucaksız imgelemde dolaşmak ister; ona olta atan bir eleştirellik, her zaman peşindedir.
Kuram, metodoloji ve eleştiride kurulmuş hiyerarşik düzen, eleştiri nesnesi olan metnin varlığıyla tekrar yerle bir olur. Hatta, Babil Kulesi’ni yıkanların, bizzat o kuleyi yapanlar oluşu gibi, hiyerarşik düzene tabi tutulmuş bu üç kavram da, kendisini var eden şeyi yıkmaya çalışır: metni parçalar, böler, belirli bir anlamlar düzeyine hapseder. Metnin kendisi, var olduğu andan itibaren kendisini anlamak isteyen her şeyi önceler. Bu önceleme, metnin, kendisini anlaşılır kılmak isteyen eleştirelliğin çokluğu kadar sıklaşır ve belirginleşir. Tüm bunlardan sonra, öyle görünüyor ki, okuma edimi, anlamanın önüne geçer; ancak her anlama, bir şekilde okumayı şart koşar. Tam da bu yüzden, okuma ediminin niteliklerinin kökeni, metnin kökeni ve eleştirinin kökeni belirsizliğini korur. Metin dışında bir şey olmayışı, her şeyin metin olduğu anlamına gelmez artık.
Her okuma, sözüm ona sözde bir kendiliğindenlikten kurtulmuş bir alanda değil, (çoğul ve açık olsa da) bir yapının içinde gerçekleşir. “Doğal”, “ilkel” okuma yoktur: Okuma yapıyı [metni] aşmaz; yapıya boyun eğer: Ona gereksinimi vardır, ona saygı duyar, ama aynı zamanda onu bozar (Barthes, 2013: 38).
Okumanın kendisi, eleştiri ve metin arasındaki ilişkileri sağladığından, eğer bir köken arayışı içindeysek, ancak okumanın kökeni araştırılabilir. Bu, anlamanın da kökenini önceler. Bir şeylere bakmak, göstergeler sistemini işlemek, etrafa saçılan harfleri, kelimeleri ve cümleleri toplamak, onları bir koleksiyoncu gibi sıraya dizmek, etiketlemek; okumanın kökeninin neden önemli olduğunu gösterir. Açıktır ki metin, öncelediği diğer kavramları (kuram, metodoloji, eleştiri ve hatta yorum), okuma ediminin kendisinde ortaya çıkarır. Zaferini ilan edişi, ancak okuma ediminin kendisinde ortaya çıkar.
Metnin kökeninin olmayışı, onun etrafa saçılmasından ve her zaman sınırlandırılmaktan kaçmasının sonucu olduğunu söylemiştik. Peki bu özellikleri barındıran bir metni okumanın, edimsel olarak kökeni belirlenebilir mi?
Derrida, Freud’un bellek ve metin arasındaki iş birliğine dair pasajını alıntılar:
“Bir izi üzerinde toplayan yüzey, defter veya kâğıt yaprağı, bu durumda bellek aygıtının deyim yerindeyse maddileşmiş bir parçası hâline gelirken, aygıtın geri kalanını görünmez olarak içimde taşımaya devam ederim. Bu şekilde sabitlenen ‘hatıra’nın emanet edildiği yeri aklımda tutmam yeterli olur; böylece daha sonra onu her istediğimde ‘yeniden üretebilir’ ve dolayısıyla belleğimde olası bir tahribata uğramasını önlemiş olduğumdan, değişmeden kalacağından emin olabilirim” (G.W., XIV, s.3).
Burada, okumanın kökeninin bir şekilde bellek ile bağlantısı söz konusu edilir. Metin, okumanın “tazeleyici”, “hatırlatıcı”, “geri getirici” yönlerinin bir aygıtı, maddi bir nesnesi gibidir (Derrida, 2020: 295). Bu anlamda, okumanın kendisi, metni bir hatırlatıcı gibi kullanarak, onun gidebileceği yolları çoktan kapatmış, onu sınırlamış ve bozmuştur. Metin, kültürel ve sanatsal faaliyetlerin dışında, “kaydetme” endişesiyle yaratıldığından, her zaman kayda değer olma hasretiyle yaratılır. Dolayısıyla metin, daha en baştan bir kendini beğenmişlik sergiler; kaydetmeye, hatırlanmaya, “okunmaya” değecek şeyler içerdiği iddia eder (Barthes, 2016: 173).
Okuma edimi, tüm bunların kararını verecek olan süreç olarak, metnin yukarıda kurduğumuz önceliğini zimmetine geçirir. Kuram, metodoloji ve eleştiri arasındaki düzeni tekrar bozar; bir çift okuyan göz, metnin kendisine temas ettiğinde, bu süreçler her zaman kaotik bir yapıdadır; bozulurlar, düzene kavuşurlar; ve bir zaman sonra, hiçbir zaman düzene kavuşmamışlar gibi dağılırlar. Köken, işte buradadır. Kuruculuğu, önceliği, deneyimden önceliği olmayan; metnin içine sıkışmayı seve seve kabul edip sonra metne saldıran bir kökensellik vardır. Edebiyat ve edebiyat eleştirisi, aralarındaki bu keyifli ve kaotik ilişkiyi her zaman kullanacaktır.
Başvurular
Barthes, R. (2016). Eleştiri ve Hakikat. (E. Bildirici, & M. I. Durmaz, Çev.) İstanbul: İletişim Yayınları.
Mailloux, S. (1982). Literary Theory and Psychological Reading Models. In Interpretive Conventions: The Reader in the Study of American Fiction (pp. 19-39). Ithaca; London: Cornell University Press. Retrieved May 2, 2021.
Derrida, J. (2020). Yazı ve Fark. (P. Burcu Yalım, Çev.) İstanbul: Metis Yayınları
Yorumlar
Yorum Gönder