Kayıtlar

Andrew Marvell, To His Coy Mistress (Nazlı Sevgiliye), 1681. (Çev. Furkan Kemer)

Resim
                                                   Eğer bize yetecek olsaydı mekânlar ve zamanlar, Sevgilim, dert olmazdı sendeki nazlar. O zaman durup düşünürdük, nasıl geçireceğimizi Bitimsiz, aşk dolu günlerimizi. Sen Ganj’ın kıyısında Yakutlar bulacaktın, bense gelgitlerinde Humber Nehri’nin, dert yanacaktım sana. Seviyor olacaktım seni, Tufan’ın on yıl öncesinden, Ve eğer istersen, lütfet bana reddedişlerini Yahudiler değiştirinceye dek dinlerini. Aşkım, bir bitki gibi büyürdü, İmparatorluklardan bile daha fazla yayılırdı. Gözlerine, sevgilim, birkaç şey söylemek ve izlemek seni, Yüzyılımı alırdı. Ve iki yüzyıl sürerdi Memelerine tek tek ibadet etmek. Vücudunun kalanı, sevgilim, geri kalanlar ise asırlardı. Ama son yüzyılda, artık göstermelisin kalbini, açmalısın; Sunuyorum sana hak ettiğini; Bir başka şekilde, hiçbir zaman sevemezdim seni. Am...

Onun Kokusuyla Erittim Etimi

  Burası, doğası gereği kötü bir yerdi. Herkes kendi kötülüklerini itinayla taşıyıp buraya yığmıştı. Ama ne olursa olsun, bu kadarı fazlaydı. İnsanları zincirledikleri demir kaynayıp dağılıyor, kıpraşan, acı içinde feryat edenlerin üzerlerine hamur kıvamına gelmiş çelik dökülüyordu. Çenesinde üç dört tane halat gibi sakalı olan, gözlerinin biri burnunun hemen yanında diğeri alnının ortasında olan görevliler de işlerini asla aksatmıyordu. Kırk beş dakikada bir zincirleri ve kelepçeleri değiştiriyor, eriyip dökülerek azalan çelik kütleleri yeniliyorlardı. Görevlilerin tek şikayeti, bitmez tükenmez çığlıklardı. Ama rahatsız olmalarının sebebi merhamet, vicdan ya da başka herhangi olumlu bir his değildi. Sadece alışkın olmadıkları saçma sapan bir sesti. Milyarlarca yıl sessizlik içinde bugüne hazırlık yapmışlardı: Kötülük yapmış etleri kazımaya, onları kaynayan bok çukurlarına atmaya, daha kötü olanları daha derin çukurlara, daha havasız deliklere, daha sıcak uçurumlara atmakla i...

"O KADIN" VE FREUD

Resim
  Arkadaşımla, “o kadının” evinin hemen önündeydik. Işıklar yanıyordu; evde olmalıydı. Evin ışığıyla krem rengi dalgaları görünen perdede birkaç gölge oynaşıyordu. Kimin gölgesiydi bilmiyorduk. Arkadaşım, “o kadını” uzun zaman görmemişti ve gölgesinden tanıyamıyordu. Ben sigara sarmak için tütün kesemi avuçladım; tütünü kâğıda sererken arkadaşımı izliyordum. Sakallı yüzü buruşmuştu. Biraz öne eğilip bakınca, gözlerinin nemlendiğini gördüm. Ben sigarayı yaktım, arkadaşım ağlamaya başladı. Sessizdim. Gözyaşlarının gerektirdiği gibi davranmaya çalışıyordum. Ağlayacak, ağlayacak, ağlayacak, unutmaya başlayacak, unutmaya başladığı için ağlayacak, unutmaya başladığı için ağlayacak kadar güçsüz bir piç olmaya ağlayacak, sonra tüm bunlara ağlayacak ve ağlayacaktı. Sigaram bitti. Elimi arkadaşımın omzuna atmıştım. Sessizdik. “Ben,” dedi arkadaşım. Sustu. Sessizdi. “Ben,” dedi, birkaç damla gözyaşı yuvarlanıp bacaklarına düştü. “Ben çocukken, hiçbir şeyden mahrum kalmadım. Oyuncakl...

Canavarları Kabullenmek

Resim
  Milarepa, uzun yıllar bir canavarla savaşır. Ancak başarılı olamaz, yenemez canavarı. Sonra Milarepa, boynunu canavarın dişlerinin arasına uzatır; “istersen ye beni,” der. O anda canavar, mağarayı bırakıp gider. Milarepa’nın yaptığı şey, kuşkusuz bir teslim oluştur. Hatta erdemli bir insanı temsil etmez gibi görünür. Pes etmiştir; “ne olacaksa olsun artık!” demenin kasvetli dünyasına bırakmıştır kendisini. Peki bu korkakça tavır, bu teslim oluş nasıl canavardan kurtulmasını sağlamıştır? Kabullenmek, insanın böbürlenip durduğu erdemlere ve düşüncenin gücüne ilk bakışta ters düşer gibidir. Nihayetinde, insanı bu denli geliştiren, tarihsel ve biyolojik bir inat etmedir. Ancak unutulmamalıdır ki, insanı bu denli geliştiren ne varsa, insanı o oranda yıpratmaktadır. Modern zamanlar, şimdilik insanlığın en başarılı ve en gelişmiş zamanlarıdır; ama aynı zamanda insanlık tarihinin en acımasız, en korkutucu zamanlarıdır. Kabullenmek, gerçekten birçok bağlamda teslim olmak veya pes etmek an...

Başkasının İntiharı (Tek perdelik küçük oyun)

  Yok olmaktaydı başkası ve kendi.  Sıradan bir gün gibiydi, hem köle, hem efendi.  Kimin intiharıydı bu bilinmez;                                                                                     Acaba kaçıncı müntehirdi?             Başkası:          Nedir bu eziyet eden zihnime? Nasıl da geçmiş her şey birbirine; “ters dönüp duran bir kum saati” bitmezliğiyle. Lanetlenmiş bir analoji bahşedilmiş bana, kim oynatsa ağzını karşımda, karışır sayfalar sayfalara. “Yüzbaşının aylak kızı, bir elinde asa, diğer elinde bir flütle, yaşlı bir adamın yanında balıkçılık oynuyor; ‘Goriot Baba!’ diyor, hapisten yeni çıkmış elma toplayıcısına.”          Uzun zamandır aklımda! Sonsuzluk grevine gidec...

Okuma ve Metin Arasında Eleştirinin Varlığı

Eleştiri, metodoloji ve kuram, kültür tarihi boyunca belirli biçimlerde iş birliği içine girmiştir; metnin eleştirisinin nasıl yapılacağı, metodoloji ve kuram temelinde anlaşılmıştır. Bu üç kavram arasında hiyerarşik bir düzen kurmak, eleştirinin soykütüğünü araştırırken, eleştirinin kültürel ve sanatsal köklerini ararken gerekli hâle gelmektedir. Kural olarak, kuramı, belirli bir anlaşılma düzeneği sunan perspektif olarak belirlediğimizde, metodolojiyi de bu kuramın uygulanış biçimleri olarak anlamak zorunda kalırız. Son olarak, anlaşılma düzeneğiyle ve anlaşılma düzeneğinin hangi biçimlerde uygulanabileceğiyle birlikte, eleştiri ortaya çıkar. Dolayısıyla eleştiri, kendisinden kavramsal, kültürel ve sanatsal olarak yüksek seviyede olan kuram ve metodolojinin omuzlarında yükselir; ve önemi inkâr edilemeyecek bir pozisyona yerleşir. Görüleceğini gibi edebiyat ve edebiyat kuramları tarihini anlamak, bu hiyerarşik düzenin nasıl ters düz edildiğini anlamakla başlar. Kuram ve metodoloji, el...

P. D. Juhl'tan bir makale (1980): Edebî Eserin Yalnızca Tek Doğru Yorumu mu Vardır? (Çeviren: Furkan Kemer)

P. D. JUHL Edebî Eserin Sadece Tek Doğru Yorumu mu Vardır?   Çeviren: Furkan Kemer  Edmund Wilson, Henry James’in “The Turn of the Screw” adlı eserindeki mürebbiyenin “baskılanmış cinsel bir durumu” ifade ettiğini ve “hayaletlerin aslında sadece mürebbiyenin gördüğü halüsinasyonlar” olduğunu söyler (1). Diğer taraftan Alexander Jones, hayaletlerin halüsinasyon olmadıklarını, hatta oldukça gerçek olduklarını söyler. Christine Brooke-Rose başka bir görüştedir: hayaletlerin gerçek mi yoksa halüsinasyon mu olduğu sorusunun cevapsız olduğunu düşünür.   “The Turn of the Screw” hakkındaki bu cümlelerden biri doğruysa, bu diğerlerinin yanlış olduğu anlamına mı gelir? Hepsi doğru olabilir mi? Doğru olmasa bile kabul edilebilir olabilir mi? Hayalet hem gerçek hem de yalnızca mürebbiyenin gördüğü bir halüsinasyon olabilir mi?   Bahsedilen yorumlar gibi farklı yorumların varlığı, bir edebi eserin yalnızca tek bir doğru okumaya sahip olup olmadığı veya genellikle ...