Onun Kokusuyla Erittim Etimi

 

Burası, doğası gereği kötü bir yerdi. Herkes kendi kötülüklerini itinayla taşıyıp buraya yığmıştı. Ama ne olursa olsun, bu kadarı fazlaydı. İnsanları zincirledikleri demir kaynayıp dağılıyor, kıpraşan, acı içinde feryat edenlerin üzerlerine hamur kıvamına gelmiş çelik dökülüyordu.

Çenesinde üç dört tane halat gibi sakalı olan, gözlerinin biri burnunun hemen yanında diğeri alnının ortasında olan görevliler de işlerini asla aksatmıyordu. Kırk beş dakikada bir zincirleri ve kelepçeleri değiştiriyor, eriyip dökülerek azalan çelik kütleleri yeniliyorlardı.

Görevlilerin tek şikayeti, bitmez tükenmez çığlıklardı. Ama rahatsız olmalarının sebebi merhamet, vicdan ya da başka herhangi olumlu bir his değildi. Sadece alışkın olmadıkları saçma sapan bir sesti. Milyarlarca yıl sessizlik içinde bugüne hazırlık yapmışlardı: Kötülük yapmış etleri kazımaya, onları kaynayan bok çukurlarına atmaya, daha kötü olanları daha derin çukurlara, daha havasız deliklere, daha sıcak uçurumlara atmakla ilgili antrenmanlar gerçekleştirmişlerdi.

Nihayetinde, hesapları görülen ve buraya nakledilen insanların gürültüsünü hiçbirisi tahmin etmiyordu.

Görevliler bu gürültü meselesini aşmak için çareler arıyorlardı. İçlerinden biri, Mişail adında bir zebani, insanlardan birinin erimiş kemiklerinden kulak tıkacı yapmaya çalışmış ama başarılı olamamıştı. Kulak deliğine çelik döktüren bir başkası da amacına ulaşamamıştı. Çelik katılaşınca kulağını çok rahatsız etmiş, dolayısıyla kafasını ocağa sokup çeliği tekrar eritmek zorunda kalmıştı.

Artık üçüncü güne gelmişlerdi ve gerçekten bu gürültü dayanılmaz bir hal almıştı. Tiz, kalın, ağlamaklı, sinirli, öfkeli, sakin; çığlıkların, hıçkırıkların, haykırışların her türlüsü birbirine karışmış, her yeri ele geçirmişti. Görevlilerin de siniri bozulmuş, kendi aralarında kavga eder hale gelmişlerdi.

Kıdemli zebani Mişail, vardiya müdürüne gerekli raporları verdikten sonra teftiş için birkaç kat aşağıya inip dolaşmaya başladı. Sarışın bir kadının derisi çok iyi yanmıyordu, oraya hemen daha sıcak çelik getirmesi için birini görevlendirdi. “50 dakika içinde kemiklerinin bile erimesi, kadının tamamen acı içinde yok olması gerekiyor,” dedi acemi zebaniye. Bir de eğer çelik yetmiyorsa, hidrojen florür ve antimon pentaflorürü karıştırarak kullanabileceği bir asit yapmasını önerdi.

Teftişe devam eden Mişail, yirmi beş yaşlarında olduğunu tahmin ettiği bir genci görünce zikzak çizen eğreti kaşlarını çattı. Bu çocuk bırak gürültü çıkarmayı, halinden memnun gibiydi ve hatta neredeyse gülümsüyordu. Mişail esefle kanatlarını açıp çocuğun yanına kondu. Tepeden dökülen çeliğe dokundu, gayet sıcaktı. Çocuğun vücudunu saran zincirleri inceledi, sorun yoktu. Her şey olması gerektiği gibiydi, çocuğun etleri fokurdayıp yere düşüyor, kemikleri de yavaş yavaş deliniyordu. Peki bu çocuk neden bağırmıyordu?

Mişail etrafına baktı. Hiçbir görevli yoktu. Zaten çirkin olan suratına çok daha çirkin bir ifade getirmeye çalıştıktan sonra eğilip çocuğa baktı. Çocuğun bir gözü yerinden çıkmıştı ama diğerindeki gözbebeği oraya buraya oynuyordu, sonunda Mişail’in suratına takılıp kaldı. Çocuk merak ediyormuş gibi gözünü dikmeye devam edince, Mişail son kez etrafına baktı —görevlilerin günahkarlarla konuşması yasaktı— ve “Neden hiç bağırmıyorsun?” dedi.

O sırada, az önce verdiği görevi yerine getirdiğini söylemek için gelen acemi zebaniyi fark eden Mişail, kara tırnaklı gri parmağını biçimsiz dudağına götürüp günahkar gence sus işareti yaptı.

“Sayın zebani efendim, ba—”

Mişail acemiyi susturup bağırdı. Hâlâ sakince erimeye devam eden genci gösterip “Bu günahkar bana itaatsizlik etti, onu asit hücresine götürüyorum şimdi.”

Acemi, “tabii efendim,” diyerek uçup gitti.

Mişail, gence yeni zincir takarak onu sürüklemeye başladı. Genç hâlâ sessizdi. Kıdemli zebani kimsenin onları göremeyeceği bir yer bulmaya çalışıyordu, en sonunda, ofise gitmeye karar verdi. Ofisi bir alt katta, kaynayan kanların olduğu şatodaydı.

Nihayet kimse görmeden gençle beraber ofise ulaşmışlardı. Mişail önce çocuğun adını sordu.

“Halil,” dedi ilgisiz bir ses.

“Peki neden bağırmıyorsun?”

“Canım pek acımıyor,” dedi genç.

“Yalan söyleme lan pezevenk.”

Çocuk bir an durdu. Az önce ateşler içindeki zeminde süründüğü için sırtındaki etler çürüyüp kopmuş, gırtlağı da tamamen açılmıştı. “Neden burada olduğumu biliyor musun?” diye sordu çirkin yaratığa.

“Hayır,” dedi Mişail, “biz o kısımla ilgilenmiyoruz.”

“Ben kendimi yakarak öldürdüm. İntihar ettiğim için buradayım.”

“Ee?”

“Bir sevgilim vardı,” diyerek başladı Halil.

Mişail cehennemin o iğrenç gürültüsünden biraz olsun kurtulduğu için keyifliydi. O yüzden bu genci dinlemeye karar verdi. “Sonra?” dedi ve bacaklarını günahkar kemiklerinden yapılmış masaya uzatıp dinlemeye başladı.

“Sevgilim benden bir parfüm istemişti. Parfüm çok pahalıydı ve ben mevcut işimden aldığım maaşın çoğunu aileme harcıyordum. Babam çalıştığı iş yerindeki makineye bacağını kaptırdığı için çalışamıyordu. Annem de zaten hiçbir zaman çalışmamıştı.

Ben de akşam altıda işimden çıkıp taksi durağına gidiyor, akşam yedi sabah yedi vardiyası yapıyordum. Tabii bunu sevgilime söylemiyordum. Benim için üzülsün istemiyordum. Onun için çalışmak benim ibadetimdi.

Zaten bir hafta kadar taksiye çıksam parfüm parasını toplamış olacaktım —”

Mişail araya girdi. “Olum hızlı anlat amına koyayım ya! Biri falan görecek, patlayacağız.”

“İşte bir gün,” diye söze girdi Halil: “Yine taksideydim. Bir gece kulübünün önünde bekliyordum. Güzel iş çıkıyordu oradan.  Müşteri beklerken, ara sıra torpidoyu açıp sevgilime aldığım parfüme bakıyordum. İki tane, yüz milimlik. Derken arka kapı açıldı, bir kadın ve bir erkek sarmaş dolaş, gülüşerek içeri girdi. Arabanın içine dolan kokuyu hemen tanıdım. Sevgilimin istediği parfümdü bu. Sonra arkamı döndüm. Bir sessizlik oldu. Arkadaki kadın, gözleri fırlamış, buz kesmiş bir suratla bana bakıyordu. ‘Halil!?’

Olduğum yerde kaldım. Şoför koltuğuna yapışmıştım, kafam durmuş, ellerim ve dizlerim korkunç bir şekilde titrer olmuştu. Esra ve yanındaki orospu çocuğu taksiden indi. Ben biraz daha koltuğa yapışık halde kaldıktan sonra arabayı sahile çektim. Torpidodan parfümü çıkardım. Arabada belli belirsiz dolaşan kokuyu netleştirmek için arabanın her yerine sıktım parfümü. Kokladım, kokladım ve sonra torpidodaki diğer parfümü de aldım. İki şişeyi birbirine çarptırarak kırdım. Çoğu kucağıma döküldü ama şişenin dibinde hâlâ sıvı vardı. Gömleğimi çıkarıp kalan sıvıları omuzlarımdan aşağıya döktüm.

Sonra işte, cebimden çakmağı çıkardım.”

Mişail etkilenmiş görünmüyordu. Tek derdi bu çocuğu kimse görmeden yerine götürmekti. Yine etrafı gözetleyerek çocuğu yerde sürmeye başladı. Hızlıca yerine götürdü. Çelik dökülmeye, zincirler kaynamaya başladı ama Halil yine aynıydı; sessiz, kabullenmiş ve galiba memnun.

Mişail birkaç dakika sonra yeniden göründü. Hızlıca uçup Halil’in yanına kondu.

“Senin kızı araştırdım. Cennetteymiş.”

Halil tepki vermedi. Sadece kıdemli zebaninin gözlerine bakıyordu.

Mişail kanatlanıp havalandı, uzaklaşırken dönüp tekrar Halil’e baktı. Aşağı katlarda teftişe giderken söylenip duruyordu: “Sikeyim böyle adaleti.”

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Andrew Marvell, To His Coy Mistress (Nazlı Sevgiliye), 1681. (Çev. Furkan Kemer)

Yakın ve Uzak

Bir İmkan Olarak Sevgi ve Sadakatin Poetikası