Yazılmış Olanın Ölümü Hatırlatması Üzerine


Milli Eğitim Basımevi'nden çıkan, 1948 yılında basılmış bir kitabı okuyordum, André Gide'in Seçme Yazılar adlı eseri. Suut Kemal Yetkin çevirisi. Kitabın ikinci sayfasında, yukarıdaki notu görünce "yazı yazmak" eylemi üzerinde düşündüm. İnsanlar neden yazıyor?

Yazı yazmak eylemi, insan olmak denen şeye çok benziyor bence:

Yazı, kalıcı işaretlerden oluşuyor; zamana, unutuşa, hatalara ve yalana karşı zafer kazanma umuduyla var oluyor.

Barthes için yazının "farklı kullanımları vardır; bazen bir tavırdır, bazen bir kanun, bazen de bir doyum."

İnsan kendi geçiciliğini, ölümlü oluşunu, kil tablete kazınmış göstergelerle, harflerle, mağara duvarlarına kazınmış şekillerle telafi etmek ister sanki.

Çünkü bir düşünce, bir fikir, bir kanun, ancak kile ya da taşa kazındığında kalıcılık elde eder. İnsan da, davetsiz bir misafir olduğu dünyada, kendi ismini, "bir zamanlar bir yerlerde yaşıyor/yaşamış olduğunu işaret etmek, göstermek ister. Ağaçlarda, banklarda, sprey boyaların sıçradığı duvarlarda olan şey budur: iki tane harfin ortasında bir kalp, düz çizgilerle kazınmış isimler, devasa boyutlara ulaşabilen grafiti arşivleri; yazı yazmanın hazzıdır.

Çünkü yazı; genel anlamda işaret ve gösterge, onu yapan kişiye "orada bulunmuş olmaklık" katar. Güzel bir kitap okuduğunda yüce bir keyif duyan insanın da hissettiği budur; orada olmaklık. Metnin götürdüğü yerlerde seyahat ediyor olmak, bir zamanlar, bir yerlerde yaşayan insanın işaretleriyle düşünmek. Bu, İletişimin ezelî oluşuna şahit olmaktır aynı zamanda.

Aristoteles, hafıza için "namevcut olanın mevcudiyeti" derken, tupos (damga) örneğini bu yüzden verir kanaatimce. Olmuş bitmiş, tarihin karanlığına karışmış olan, artık "şu anda" bulunur. Fâniliği vücuduyla kaynaşmış ölümlü insanın, bir zamanlar yapmış oldukları şeyler, şimdiki zamanda da bulunmak çaresini bulmuştur artık. Damga. Yazı. İşaret. "Ben de buradaydım, yaşıyordum!" çığlığı.

Haberi olmadan geldiği dünyadan, feryat figan gitmek zorunda olan insan, kalıcı olmayışını kabullenmekte zorluk çeker; hatta beceremez.

Yazmanın, ölümlü oluşun zavallılığına bağlı bir tutku olduğunu görmek zor değildir.

Nitekim bir arkadaşım, ihraç edildiği bir ilişkinin ardından kalan bir şey olan WhatsApp konuşmalarını hiçbir zaman silmeyi düşünmedi. Kendisinin bir zamanlar sevdiği kadınla olduğunun, onunla iletişim kurduğunun yegâne nesnel —hafıza özneldir— kanıtıydı. Yazmak eylemine —kişisel olan, spekülatif, çek defteri, tapu, mektup, günlük, alışveriş listesi, mukavele; kontratlar, anlaşmalar— dahil olan her şey, geriye buruk bir özlem bırakır; geçici insanın, kalıcı bir şeyle karşılaşması, olağanüstü bir trajedidir.

 

Son Notlar:

“Olmasa mektubun, yazdıkların olmasa,

Kim inanır, seninle ayrıldığımıza.”

—Yeni Türkü, Olmasa Mektubun

Mezar ve ziyaret kelimelerinin aynı kökten olduğunu bilerek, mezar taşlarına bakmak.

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Andrew Marvell, To His Coy Mistress (Nazlı Sevgiliye), 1681. (Çev. Furkan Kemer)

Yakın ve Uzak

Bir İmkan Olarak Sevgi ve Sadakatin Poetikası